Uyandır Beni…

Kahvenin soğuk gelmesine aldırış etmemiştim.
Hayat buz gibiydi, üşütüyordu; bir kahveye mi kafa yoracaktım.
Tek solukta içtim, ayıldım. Ama hayatın bu uykusundan ne içersem içeyim ayılmayacağım apaçık ortaydı. Farkındalıklar, terapiler, ruha ufak ufak dokunuşlar, şoklar, cenazeler, kazalar, sevinçler ve mutluluklar; an içinde kalıyor. Ayılmayı ne kadar istesen de hep uyku halin devam ediyor.
Yalın bir cümle gibi hayatım, kısa ve anlam içermiyor. Veyahut bana öyle geliyor. Geriye dönüyorum ne zaman başladı bu uyku haline geçişim, diye düşünüyorum. Sanırım günlerden hafta içi bir gündü. Pek hatırlamıyorum, öyle çok zaman geçmiş ki üstünden. Geçiş izni sonrası, kelimeler aktı içime. Bir noktaydım, bir hiçtim. Sustum. Neden sustuğum soruldu. Daha çok sustum. Hazmetmeye çalışıyordum, anlamadın mı? Elimdeki peçete un ufak oldu. Sen karşında oturuyorum sanıyordun ama ben masanın altında saklamıştım, tıpkı küçükken yaptığım gibi. Ne zaman düşünmek istesem ne zaman içime bakmak istesem alanımı daraltırım. Kimi zaman bir yorganın altı olur kimi zaman bir odanın köşesi. Masanın altında ayaklarımı kendime çektim, ellerim çenemde; küçük bir kız çocuğu gibi oturdum. Bir sürü telaşlı ayaklar geçti, sen hiç susmuyordun. Bir çocuk geçti, eğilip güldü halime. Bir köpek havladı, korktum. Siyah topuklu ayakkabısı olan bir kadın, taraklı ayakları olan yaşlı bir teyze, ışıklı ayakkabılarına bakarak giden küçük bir erkek çocuk. Nasıl mutlu! Göz göze geldik. Gözleri parladı. El salladı, ben de yaptım aynısını.
Tamam dedim , neye tamamdı bu. Konuşmaya mı tamamdı, oturmaya mı, sevmeye mi tamamdı, bitişe hazırlanan bir tamam mıydı. Sanırım hepsiydi. Kalktık. Gidip yüzümü yıkamam gerekiyordu. İznini rica ettim. Çok kaldı suyun altında ellerim, gözlerim aynada kendi gözlerime asılı kaldı. Ne idim, kimdim, ne yapıyordum , ne istiyordum? Derin nefesler aldım, sifonu çektim bir yaşanmışlığa. Elimi yudum soğuk bir kış günü, buz gibi bir suda. Çıktım. Önce önüme, sonra sağıma soluma bakındım yoktun. Kanatıp beni, kaçmışmıydın ne yani. İnanmak istemiyor insan. Yine de bekledim, insanlar kalmayıncaya kadar. Yalnızlıktan başım dönene kadar , tüm dükkanlar tüm kolonlar üstüme üstüme gelene kadar oturup bekledim. Saate baktım, dönmen gerekirdi. Kimse dönmedi. Ne ışıklı ayakkabıları olan çocuk döndü ne sen döndün. Yürümeye başladım, sonra bir dumanın önce boğazıma takıla takıla içime süzülüşünü sonra kalp odakcıklarımda ne var ne yok kontrol ederek dışarı çıkışını izledim. Sordum, ne var ne yok dedim. Duman anlamsız bir şekle büründü. Ne anlatmak istemişti. Yoksa istemedi mi. Sonrası malum; yavaş adımlar , isteksizlik ve bin bir türlü ruh hali. Yanlış otobüse binmişim, yanlış yerelerde indim. Yolumu bir süre bulamadım. Aklımı bir süre bulamadım. Sanırım masanın altına düşmüştü. Kendimi bir süre bulamadım.
O gece uzandım, yol yorgunuydum, his yorgunuydum, sevda yorgunuydum . Sızmışım. Kıyamadılar uyandırmaya. Ben de istemedim zaten. En ücra köşesine oturmuşum aklımın, kalkmıyorum yılar oldu. Böyle iyi. İyi böyle. Buna benzer bir şey demiştin , anımsıyorum .”Hepimiz için böylesi iyi.” Nereden biliyordun. Ben iyiydim öyle, böyle değil.

Serpil Kaya

Zamane

Sonra bir cümle alelacele döküldü ağzımdan, tutamadım. “Ben gidiyorum.”
Sen kalıyor musun?
Bir kaç gün daha kal bence, hani belki fikrim değişir geri dönerim. Bulamazsam çok acı çekerim bak. Bence sen biraz daha kal. Hatta hayatında ben varmışım gibi devam et. Hani olur ya hüzünlenirim, hava almak ister aklım. Belki okşanmak ister egom. Sen iyisi mi biraz daha kal. Soğuk olur geceleri, sıkı giyin üstünü ve üşütme ben gelene kadar. Seni çok düşündüğümden değil ya işte, sağlam durman gerek. Benim arada senin kapını aralamam gerek. Sen bekle, ben kendimi gezintiye çıkarıp döneceğim. Belki yine seveceğim ama sen bekle. Beklemenin kime zararı var. Hatta yararı bile olur, insan sabrı öğreniyor. Güzel şey sebat etmek. Bu zamanda kimde var. Ama sen öğren. Öğrenmenin yaşı mı var? Benden bir şey daha öğren. Gezintiye çık ara sıra. Balık tut dilersen, sabrına sabır katıyor. Totem yap kendine hatta. Bir dakika içinde bir balık tutarsan, ben döneceğim mesela. Zevkli oluyor, benden söylemesi. Zaman nasıl geçiyor anlamıyorsun. İlk birkaç günü dakika dakika sayıyorsun mesela. Sonrası ışık hızı gibi geçiyor desem, demeyeyim. Çünkü geçmiyor. Sana önerebileceğim en iyi terapi, çocuklarla vakit geçir. Kendimden biliyorum. Neyse, beni çok karıştırmayalım bu işe. Söz konusu sensin. Ben de yokum, biz zaten yoktuk. Başa çıkmanın yollarını anlatıyordum, nerden karıştırdın şimdi beni.
Geceleri mi, bilirim; uyku bölünür. Ben en çok sola dönerdim. Yine beni karıştırdım. Peki, sustum. Sana değil, kendime sustum.
Yemek de yenilmez, en güzeli de bu sanırım. Fazla kilolarından şikayet ederdin. Bu diyet sana çok iyi gelecek. Her yanı kötü değil bensizliğin, görüyorsun ya. Ama yine de çok da abartma sen. Korkma, hep de böyle sürmeyecek, bir haftaya açılır iştahın.
Asık suratlı seni. Benle çok gülüyordun sanki, yüzünden düşen parçalarla dış borcumuzu kapatırdık. Tamam, şaka yapmak yok. Benim tuzum kuru ne de olsa, kusuruma bakma. İnsan gidince kalanı pek anlayamıyor. Ne kadar çabalasam da senin yerine koyamıyorum kendimi. Bekleyen hep beklermiş gibi geliyor. Şimdi sana döneceğim demiyorum ama dönmem de diyemiyorum. Ne bileyim ben de bu aralar iki arada bir deredeyim. Uykum düzenli, yemek saatlerimi aksatmıyorum. Yaz da geldi, kendimi hiç boş bırakmıyorum. Bol programlı bir düzen kurdum, kurulu saat gibi oradan oraya.

………

Ne kadar oldu, benim canım sıkılmaya başladı. Yazsam, nasılsın desem. Yok ben gittim şimdi, olmaz. Sen desen. Demezsin, ne inatçısın bilirim. Birden çıksam karşına, yolunu kessem. Eski günlerdeki gibi sürpriz yapsam. Bir demet çiçekle gelsem kapına. Olmaz mı? Ne affetmemesi, ara vermedik mi biz. Ne saçmalıyorsun, başka biri mi var. O kadar oldu mu sahiden. Beni unutacak kadar oldu mu? Unutmadın, yalan söylüyorsun. Sende hasret azaldı, bende neden çoğaldı böylesine. Ben meğer seviyormuşum. İş işten geçemez, sen benden vazgeçmezsin. Hatırlamıyorum, sen söyle bari “biz neden ayrılmıştık?” Ben gittim sadece, sonsuza kadar kaybolmadım ki. Burdayım işte. Tut bak ellerimi. Gitme lütfen, beni böyle bırakamazsın.
Gitme!

Serpil Kaya

Senin Adın Ne Olsun

Bir filin namusuna dil uzatan sıçanın, filin namusuyla ilgili tek bir şeye tanık olmadığını bilecek kadar, gün gördüm. Gece yaşadım, sabah susadım, öğlen acıktım, akşama yoruldum.
Ne olurdu, öptüğün boynuma ağzımla ben de ulaşabilseydim de en az senin kadar sevebilseydim beni. Bu dünyayı.
Dilenci olmadığını kabul ettirmeye çalışan umutsuz hastaların gururunun, üç kuruş paradan daha değersiz olduğunu gösterdi sevemediğim dünya bana. Vicdanlarını şeytana mal edip etmediklerini bilmem ama ciğerlerinin beş para etmediği herifler olduğunu biliyorum. Yine de sevebilirim, ancak bir şartım var; kötülerin soyu kurusun.
Evlenecek olan on üçlük kızın, son isteğinin oyuncak bebeklerini dizlerinde uyutmak kadar masum ve çocukça olduğu bir dünyada, kırılan tırnağa ve topuğa veryansın ediyorum o susarken.
Neye açım neye tokum. Aynı hayalleri politik kuruyoruz belki de. Mevcudiyetimi aldığım maaşa borçlu olduğum dünyada, bir gün pasaklı bir gün kürk manto ile girdiğim dükkanda da politik olduklarını kanıtlamış insanlar. Annem den dünyayı gelirken anadan doğmaydım ya ben.
Ayakkabıda çamur ağlatıyor, parmaktaki pırlanta yüzük güldürüyor. Gülüyoruz vesselam, sahte. Al gülüm, versene ulan gülüm şekline ne zaman dönüştük hakikaten.
Zamanın ırzına geçildiğini, boş bir kare ya da şimdilerde dikdörtgen bir kutuya bakarken öğrendim ben. Biz yoktan var ederdik şimdi var’ı da yok ediyoruz. Gazeteler paket kağıdı, kitaplar salon süsü.
Toplumsal her şeyi önce aşkımıza sonra bize mal ediyorum. Özür dilerim. Oysa saçlarından bahsedecektim, teninin içimi yakan kokusundan, hatıralarının odamı ne denli doldurduğundan. Sevgimizden, bitmek tükenmek bilmeyen şefkatinden. Fakat bırakmıyor bizi bize, insanlık ve bu dünya. Ama değmeli değil mi, bir yaraya tuz değil merhem niyetine.
Sevgi, yaralı bir serçenin yarasını daha fazla kanatmadan nasıl iyileştiririm sorusunu vicdanında sorgulamak. Yoksa kahrolsun, kahrolmayan yürekler. Yücelsin aşk…

Serpil Kaya