Senin Adın Ne Olsun

Bir filin namusuna dil uzatan sıçanın, filin namusuyla ilgili tek bir şeye tanık olmadığını bilecek kadar, gün gördüm. Gece yaşadım, sabah susadım, öğlen acıktım, akşama yoruldum.
Ne olurdu, öptüğün boynuma ağzımla ben de ulaşabilseydim de en az senin kadar sevebilseydim beni. Bu dünyayı.
Dilenci olmadığını kabul ettirmeye çalışan umutsuz hastaların gururunun, üç kuruş paradan daha değersiz olduğunu gösterdi sevemediğim dünya bana. Vicdanlarını şeytana mal edip etmediklerini bilmem ama ciğerlerinin beş para etmediği herifler olduğunu biliyorum. Yine de sevebilirim, ancak bir şartım var; kötülerin soyu kurusun.
Evlenecek olan on üçlük kızın, son isteğinin oyuncak bebeklerini dizlerinde uyutmak kadar masum ve çocukça olduğu bir dünyada, kırılan tırnağa ve topuğa veryansın ediyorum o susarken.
Neye açım neye tokum. Aynı hayalleri politik kuruyoruz belki de. Mevcudiyetimi aldığım maaşa borçlu olduğum dünyada, bir gün pasaklı bir gün kürk manto ile girdiğim dükkanda da politik olduklarını kanıtlamış insanlar. Annem den dünyayı gelirken anadan doğmaydım ya ben.
Ayakkabıda çamur ağlatıyor, parmaktaki pırlanta yüzük güldürüyor. Gülüyoruz vesselam, sahte. Al gülüm, versene ulan gülüm şekline ne zaman dönüştük hakikaten.
Zamanın ırzına geçildiğini, boş bir kare ya da şimdilerde dikdörtgen bir kutuya bakarken öğrendim ben. Biz yoktan var ederdik şimdi var’ı da yok ediyoruz. Gazeteler paket kağıdı, kitaplar salon süsü.
Toplumsal her şeyi önce aşkımıza sonra bize mal ediyorum. Özür dilerim. Oysa saçlarından bahsedecektim, teninin içimi yakan kokusundan, hatıralarının odamı ne denli doldurduğundan. Sevgimizden, bitmek tükenmek bilmeyen şefkatinden. Fakat bırakmıyor bizi bize, insanlık ve bu dünya. Ama değmeli değil mi, bir yaraya tuz değil merhem niyetine.
Sevgi, yaralı bir serçenin yarasını daha fazla kanatmadan nasıl iyileştiririm sorusunu vicdanında sorgulamak. Yoksa kahrolsun, kahrolmayan yürekler. Yücelsin aşk…

Serpil Kaya

Sızı(ntı)

Lisanını bilmediğim bir coğrafyanın yabancısıyım.
Sırlar tek tek dökülüyor gözlerinden
Bakmak içimi acıtsa da, ben seyr-i sefa eder gibiyim.
Susmak, dilin kemiği yoktur sözünden yola çıkarak ağzını kapalı tutmakla
Eşit gibi.
Kendimi dinledim her şeyi susturup
Sadece gözler izledi
Ben içimi gözlerimle acıttım.
Dikiş tutan yerlerimin dikişleri attı.
Kanıyorum şimdi.
Eski acıya rağbet olsaydı, gönlümün pazarına gökten acı acı nur yağardı.
Suyun bulanık hali şimdilerde aklım.
Bir bardak su veremiyorum susuzluğuna
Affet beni
Yollar açıksa önümde, vakit gitme vakti
Bu bir ayrılık değil diyor içimdeki ses
Bütün iç organlarım bağırıyor
“şimdi sevmek zamanı”
Şimdi, sevdiğin için gitmek vakti
Ayrılık senfonisi değil bu sakın kulaklarını kapatma
Çalan sadece kürdili hicazkar makamında bir şarkı
“ben seni ellerin olsun diye mi sevdim” diyor
Sevdim, tam da bu yüzden sevdim.
Kökleri diplere ulaşmadan, diktiğin her fidanı söküp yerinden sefere çıkma vakti
İndir perdeleri
Seyir edenler ayakta,
Alkış tutup gidecekler
Şimdi, selamla başınla; bu gerçeği..

Serpil Kaya

Kavuşma

Bir muhabbet gecesi ertesi,
İstanbul kahve ile ayılıyor.
Sevda, yükünü; vagonlarla uzaklara taşıyor.
Yine dikiş atılıyor kalbin odacıklarına,
kesici aletle girilmez yazıyor levhalarında.
Hüzün bastırıyor sağanak yağış.
Bulup bir aralık, gecenin içinden geçiyorum ama
Kimin gözü gözüme değse, yaşlara üç vakte kadar yol görünüyor.
Hüzünden değil ama aşkından sırılsıklam kesiliyorum.
O gün oracıkta bir dilek tutuyorum, naçizane..
BİR GÜN DE dünyanın başı aşktan dönsün; güneşin etrafında diyorum.
Tutuyor,
Dünya öyle hızlı dönüyor ki bu sebepten.
Yokuş aşağı hızını alamayan sen, bana doğru koşuyorsun.
İnsanlık koşuyor…

Serpil Kaya