Kim Utansın!

Bir Pazar endişesi, yalnızlığı boynuma takıp nice kareler yakaladığım bir sabah. Bir çocuğun gözleriyle nefes aldım, ellerinden mutluluk yedim. Ama hikayesi yüzünden akan bir çocuğun, alt üst olmuş bir düzene kapı aralığından baktığı bir sabahmış. Gelecek kaygılarının ortasına çöreklenmiş, damdan akan suların içini doldurduğu bir leğen ve soba borularının zift dolu boğazlarının solumayı bıraktığı bir gecekondu. Nice şehvetin, kocaman hiçliğinde yüzen çiftlerin; bekaret kemerlerini ayaküstü çıkardıkları bir çatının altı. Üstünde Tanrı oturuyor.

Çamaşırları kurumadan giymek zorunda kalan bir genç kızın, sırf bu yüzden annelik hayallerinden vazgeçmesi. Oyuncak bebeklere artan kumaşlardan kendine de bir fistan dikebilme hayali kadar gerçek olamayacak bir zorluklar seceresi.

Sırtında soluyan adamların pis nefeslerinin, nefsiyle karıştığı bir yığın insan kütlesinin hınca hınç dolu toplu taşımalarından kimseye temas etmemek için can havliyle sarıldığı bir otobüs direği. Her gece, ağzı hem açlık hem de alkol kokan bir adamın koynunda uyumak zorunda kalarak yaşayan kadın için bir kurtarıcıdır bir direk. Adam yaslanır ona ama kadın hiç yaslanmaz, kötü ama kimine göre iyi olan, “kocamdır” dediği adama.

Toplumsal normların yok olduğu bir toplumun sokak ortasında bir kadın alnının şakağından vuruluyor, karnının tam ortasından bıçaklanıyor, yerde tekmeleniyor bir anne, ayakta yumruklanıyor, içi dışı gasp ediliyor, hanesine tecavüz ediliyor. Kadın susuyor. Canı cehenneme dek yanası bir karşı cinsin, beni doğuran da kadındı kutsaniyetinin yerin dibine sokulduğu, yerin utandığı için çiçeklerine ”solun” emri verdiği göğün ise güneşe “bugün doğmak yasaktır” demesinin hemen ardından, utançlar serbest bırakılıyor ve yer ile gök bile bizden çok isyan ediyor.

Dün başladıkları işi bugün bitirme fikri ile karanlık sokaklarda belalarını arayan cehaletin, sevgisizliğin kurbanı olan bir sürü cinsiyetsizler. Ya korkularının kurbanı oluyorlar ya da kurban ediyorlar birinin geleceğini, hayallerini ya da hayatlarını. Söz verdikleri şeytanın, uşaklığından çok cellatları olan adamlar.

Bir yağmur yağdı, çok yağmur yağdı. Toprak altında, kim vurduya giden çocuklar ve kadınlar üşüdü. Acaba çok mu yanlış anladınız sizler, “önden çocuklar ve kadınlar” dememizin anlamını..

Serpil Kaya

Biz Biliriz

Olabildiğince büyük bir bahçe.
Alabildiğine sevgi,
Alamadığına, yoksulluk bırakıyor kucaklara.
Huzur çiçekleri dolu dört bir yan.
İhanet kapıları tırmalıyor içeri girmek için.
Güven’e kapı aralıyoruz sadece.
“Niye burada sabahlıyorsun” diyorum Aşk’a
Benim yerim, senin yüreğin diyor.
Gül gibi geçinip gidiyoruz, “bana bir gül” bahçesinde..

Serpil Kaya

Bit Pazarı

Güneş yüzünü göstermez oldu gözlerime.
Ben gülünce, gözlerimden ışıklar doğardı ya ellerine.
Şimdi bir akarsuyu avutacak kadar çok yaşım var.

Gözün yaşı, oldukça ilerlemiş.
Her döktüğü yaşın sebebini unutuyor.
İçimdeki sevdaya, paha biçemezken eskiden;
Şimdi yok pahasına, bit pazarında satılıyor.

Adım yazılsın sensiz cümlelerin içine,
Seni, kendimle bir kere cümle içinde kullandım sadece.
Suçumu örtbas edecek değilim elbette.
Yanlış bir ses uyuşmasıydık belki de.

Zorla kanıma karışan bir aşkın,
Kalıntılarını atıyorum içimden.

Dile gelmez sözcüklerin, hapis yattığı aklımın bir ucundan da sen tut istiyorum.
Birlikte devirelim cümleleri.
Dilim varmıyor söylemeye tek başına,
Aklımın sınırlarından geçenleri.

Bir anı bile ağır gelir, gönlümün koyu gri havasına.
Terazim dengesini şaşıracak.
Git, yoksa aklım kaçacak.
Sonra, ara ki bulasın

Bütün meyve isimlerini saysam da çıkmayacaksın biliyorum.
Boşuna düşüyorsun aklıma; ne de olsa kalkıp gitmeye niyetlisin…

Serpil Kaya